MEHMET AKİF ERSOY (1873 – 1936)
- Ali Sanlı

- 11 Nis 2018
- 11 dakikada okunur
“Dökülen kanlar, yakılan canlar, pay-ı mal edilen ırzlar, ayaklar altına alınan namuslar, düşman ayağı ile çiğnenen yurtlar, sefaletlerin en müthişi içinde ölümü bekleyen dullar, yetimler, kadınlar o kadar çok, o kadar çok ki binde birini düşünecek biri için çıldırmamak kabil değil.”

Mehmet Âkif Ersoy, 20 Aralık 1873 yılında, İstanbul’un (Fatih) Sarıgüzel semtinde doğdu. Babası, İstanbul Fatih Medesesi’nde öğretmen Mehmet Tahir Efendi, annesi Emine Şerif Hanım’dır. Mehmet Tahir Efendi, oğluna ebced hesabıyla doğum tarihini belirten “Ragif” adını verdi (hicri 1290) ve vefatına kadar onu bu adla çağırdı. Ancak bu isim, yaygın olmadığı ve güç söylendiği için annesi ve yakın çevresi, daha bilinen bir ad olan “Âkif”i kullandılar. Babası Arnavut olan Mehmet Akif’in, Buharalı Mehmet Efendi’nin kızı olan annesi Emin Şerif Hanım ise Türk’ tür. İstanbul’un Fatih Semti gibi muhafazakâr bir semtte temiz bir ailenin çocuğu olan yetişen Akif’in, ailesi ve ilk çevresinden aldığı terbiye onun eğitim hayatı ile tamamlanmış, şairin hayatı boyunca İslam’ın, ülkesinin ve insanlığın iyiliği için çalışan biri olmasında katkıda bulunmuştur.
Mehmet Âkif, dört yaşlarındayken, Fatih’te Emir Buhârî Mahalle Mektebi’nde başladığı ilköğrenimini Fatih’teki iptidâî Mektepte (ilkokul) tamamladı. İlkokulda okurken babası Mehmet Akif’e Arapça öğretirdi. Ortaöğrenimine Fatih Merkez Rüştiyesi’nde devam etti (1882-1887). Ortaokulda okurken Fatih Camii’nde farsça dersler veren Esad Dede’yi takip eder. Dil derslerine büyük ilgi duyan Mehmet Âkif, rüştiyedeki (ortaokul) eğitimi sırasında, özel öğretmenlerden Arapça, Farsça ve Fransızca dersleri aldı. Yine ortaokul döneminde Mehmet Akif şiire merak salar ve bazı manzumeler yazardı.

Dindar ve ileri görüşlü bir insan olan babasının desteği ile Mehmet Akif, Rüştiye’yi (ortaokul) bitirdikten sonra 1885 yılında dönemin gözde okullarından Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fakültesi)’nin âli kısmında bir müddet okudu. Ancak 1888 yılında babasının vefatı ve ardından ailenin tek mal varlığı olan evlerinin yanması nedeniyle maddi, manevi sıkıntıya düşer. Babasının öğrencisi Mustafa Sıtkı, aynı arsa üzerine bir ev inşa etti ve aile bu evde yaşamaya başladı. Mehmet Akif, Mülkiye Mektebini bırakıp mezunlarına hemen iş imkânı veren Halkalı’daki Baytar Mekteb-i Âli (Veterinerlik Fakültesi)’ne parasız yatılı olarak girdi ve bu okulu birincilikle bitirdi. Mektep yıllarında sporla meşgul olan Akif, eğitimi süresince de şiirle ilgilenmeye devam eder. 1893 yılında Halkalı Baytar Mektebini (Veterinerlik Fakültesi)’ni birincilikle bitirir.
Mezuniyetinden sonra Mehmet Âkif, Fransızcasını geliştirdi. 6 ay içinde Kur'an'ı ezberleyerek hâfız oldu. Hazine-i Fünun Dergisinde 1893 ve 1894’te birer gazeli, 1895’te ise Mektep Mecmuası’nda "Kur'an'a Hitab", adlı şiiri yayınlandı, memuriyet hayatına başladı.
1893 yılında “Ziraat Nezâreti Umur-u Baytâriye Şubesi”nde (Ziraat Bakanlığı Veterinerlik İşleri) göreve başladı. “Umur-u Baytâriye Müdür Muavini”(Veterinerlik İşleri Müdür Yardımcısı) olarak sürdürür. Anadolu, Rumeli ve Şam bölgelerinde görev yapan Mehmet Akif, 1898’de Tophane Amiri Veznedarı Mehmet Emin Bey’in kızı İsmet Hanım’la evlenir. Kibar bir İstanbul hanımefendisi olan İsmet Hanımla Mehmet Akif’in evliliğinden üç kız ve üç erkek çocuğu dünyaya gelir. Baytarlığa başladığı ilk yıllarda bile, mesleğinden çok, şairliği ile tanınan Mehmet Âkif, öğretmenlik hayatına 1906’da Halkalı Baytar Mektebi’ne “kitâbet-i resmîye” (resmî yazışma usulü) dersi hocalığı ile başladı. 1908’den sonra ise Edebiyat Fakültesi ile Dârülhilâfe Medresesi’nde “Osmanlı Edebiyatı” hocalığında bulundu. Balkan Savaşı’ndan sonra, ilk olarak “Umur-u Baytâriye Müdür Muavini”(Veterinerlik İşleri Müdür Yardımcısı) olarak sürdürdüğü görevinden 1913 yılında istifa etti. Sonra yayınlarının hükümetle uygun düşmemesi nedeniyle aldığı ikaz üzerine Darülfünun müderrisliği görevinden (1914) ayrıldı.
Harbiye Nezareti’ne bağlı Teşkilat-ı Mahsusa'dan gelen teklif üzerine İslam birliği kurma gayesi güden Almanya'ya Tunuslu Şeyh Salih Şerif ile birlikte gitti.
Lübnan’da yaşayan Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa’nın daveti ile 1918’de bu ülkeye giden Âkif, Lübnan’da iken Şeyhülislamlığa bağlı Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye Cemiyeti başkâtipliğine atandı.
Doğu ve Batı edebi ve fen bilgilerine hâkimiyeti ve kültürel birikimine rağmen, Mehmet Akif, mescitlerde mukabele okuyacak, camilerde vaaz verebilecek kadar dini bilgiye sahip ve milli geleneklere de sadıktı. Mehmet Akif, Batının teknolojisini, ilmi gelişmelerini almayı, manevi değerlerde ise İslam dininin gerekliliklerine göre yaşamayı öngören, önderliğini Cemaleddin Afgani (1838-1897) ve Muhammed Abduh’un (1848-1897) yaptığı İslamcılık akımına bağlıydı.19 İslam birliği düşüncesini savunan Sait Halim Paşa (1865-192) da Mehmet Akif’in zihin dünyasını şekillendiren fikir adamlarından biriydi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerindeki toprak kayıpları ve yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan Türklerin sömürgeci güçler tarafından vatanlarından kopartılışı şairi derinden sarsmaktaydı. Bir dava adamı olan Akif, kurtuluşu İslam birliğinde görüyordu. Şair özellikle Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslüman toplulukların ayrılıkçı hareketlerini eleştiriyordu. Ona göre, İslam ümmeti sömürgeci devletlere karşı birlik içinde hareket etmeliydi.
23 Temmuz 1908 tarihinde, Osmanlı İmparatorluğu’nda, ikinci kere Meşrutiyet ilan edilir. Meşrutiyet’in ilanına kadar gizli biçimde örgütlenen ve özgürlük için çaba gösteren İttihat ve Terakki Partisi, Meşrutiyet’in ilanından sonra siyasi hareketlerini açıktan yürütmeye ve Partiye üye kaydetmeye başlar. Parti liderleri İslam’a uygun hürriyet getireceklerini, vatan topraklarını koruyacaklarını, orduyu, eğitimi ıslah edeceklerini siyasi söylemlerinde dile getirirler.22 Sultan II. Abdülhamit döneminde hüküm süren istibdat ortamında, özgürlüklerin kısıtlanmasına yürekten karşı çıkan Akif de 1908 yılında, Meşrutiyet’in ilanının ardından İttihat ve Terakki Partisi’ne katılır. Akif, Partinin halkı eğitim ve irşat faaliyetlerinde görev almaya başlar.
Mehmet Akif’in İttihat ve Terakki Partisi üyeliği ile alakalı olarak onu farklı kılan unsur, Parti’ye üyelik yemininde bulunan Cemiyet’in bütün emirlerine kayıtsız şartsız itaat ilkesini kabul etmemiş, “ben cemiyetin yalnız emr-i maarufuna biat ederim” demiş olmasıdır. Parti üyeliğini konum ve itibar kazanmak için düşünmediği anlaşılan, yayınlanmış şiirleri partililer tarafından bilinen ve takdir edilen Akif’in, İttihat ve Terakki Partisi üyelik yeminini istediği gibi yapmasına izin verilmiştir.
Meşrutiyet’in ilanından sonra, Mehmet Akif dava ve sanat adamı olarak önemli bir rol oynamıştır. İstibdat Dönemi’nde yazıp da yayınlayamadığı şiirlerini, Meşrutiyetin ilanından bir ay sonra yayın hayatına başlayan ve sonradan Sebilürreşad adını alan Sırat-ı Müstakim dergisinde yayınlamaya başlar. Dergi Manastırlı İsmail Hakkı, Ahmet Naim Bey, Abdürreşit İbrahim Efendi, Hasan Basri Bey gibi İslamcılarla; Ahmet Ağaoğlu, Mithat Cemal, Ethem Nejat Bey gibi Türkçülerin bir araya geldiği bir ortamdı.
Sırat-ı Müstakim Dergisi, Kırım’dan Balkanlara, hatta Hindistan’a kadar dağıtılıyor, tüm İslam âlemine İstanbul’dan haberler veriyordu. Mehmet Akif de dergide Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh gibi düşünürlerin eserlerini çeviriyor, nazım ve nesir konusunda yayınlar yapıyordu. İranlı şairler Hafız, Sadi’den, Fransız Lamartine’e, Alexander Dumas Fils’e; İngiliz Sheakespeare, Lord Byron ve Milton’a kadar pek çok sanatçıyı bilen ve eserlerini takip eden Akif, makalelerine Gülistan adlı eserin müellifi Sadi müstearı ile imza atıyordu.
Ünlü kitabı Safahat’ı 1911’de, ikinci kitabı Süleymaniye Kürsüsünde’yi 1912’de üçüncü kitabı Hakkın Sesleri ve dördüncü kitabı Fatih Kürsüsü’ndeyi 1913’te, beşinci kitabı Hatıralar’ı 1917 yılında yayınlamış- tı. Mehmet Akif, eserlerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği topraklar için milleti uyanmaya, düşmanların saldırıları karşısında birleşmeye çağırmış, sanatını bir anlamda toplumun emrine vermişti.
Yazılarında baskı rejimini yeren, özgürlüğü öven, İstanbul’daki toplumsal durumu tasvir eden Akif, kısa zamanda derginin başyazarı olarak atanmıştı. Akif’in Türk- İslam âleminde, özellikle de Çarlık Rusyası’ndaki Müslüman yazarlar arasında haklı bir şöhreti vardı. Ağaoğlu Ahmet Bey, Yusuf Akçora, İsmail Gaspıralı, Ayaz İshaki gibi yazarlar Mehmet Akif’in aracı- lığı ile dergide yazılarını yayınlıyorlardı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, hürriyet kavramına slogan ya da isyan olarak yaklaşan pek çoklarının aksine Mehmet Akif için bu kavram bir idealdi. Akif, hürriyeti sadece ilan etmenin yeterli olmadığına, halkın bu fikri hazmetmesi gerektiğine de inanıyordu. Şiirlerinin pek çoğunda baskıcı idarecileri eleştiriyordu. Yönetime geldikten kısa süre sonra İttihat ve Terakki Partisi’nin de hürriyet idealinden uzaklaşarak halka zulmettiğine şahit olan Akif, Partiye olan inancını kaybetmeye başlamıştı. Sebilürreşad dergisinin ofisinde bir gün arkadaşları ile beraber çalışıyorken yazılarında dikkatli olması ileri gitmemesi hususunda Dâhiliye Nezaretinden kendisini uyarmak için gelen görevlilere, gidişat aynı ile devam ettiği sürece kendilerinin susmayacağını, kimseden korkusunun olmadığını söylemişti. Hakikatte, İttihat ve Terakki Partisi’nin Şehzadebaşı’ndaki yerinde verdiği Arapça dersleriyle sınırlı olan bağını kopartmıştı.

Ülkede zor zamanlar yaşanmaktaydı: savaşlar sürerken 23 Ocak 1913 tarihinde İttihatçı subaylar Bab-ı Ali Baskını adı verilen hükümet darbesi gerçekleştirmiş, baskın esnasında da Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı öldürmüşlerdi.31 İstanbul’da tam bir kargaşa ortamı yaşanmaktaydı: tutuklamalar, idamlar, cinayetler birbirini izliyordu. Balkan Savaşlarının kaybedilmesi ve 550 yıldır Türk Yurdu olan Rumeli’nin elden çıkması millet üzerinde derin bir iz bırakmıştı. Bu hal, derin bir teessür yaşayan Mehmet Akif’in de yazılarına yansımıştı.
Mehmet Akif, Balkan Savaşları sırasında kurulan ve Kurtuluş Savaşı esnasında Milli Mücadele’nin teşkilatlanmasında önemli rol alacak olan Müdafaa-i Milliye Cemiyetine bağlı Heyet-i Tenviriyye’ye (İrşat Heyeti) katılır. Heyetin amacı halkı düşman işgaline karşı edebiyat yolu ile uyandırmaktır. Akif, heyette Abdülhak Hamid, Recaizade Mahmud Ekrem, Süleyman Nazif, Hüseyin Cahit Yalçın, Cenap Şehabettin ve Hüseyin Kazım Kadri gibi isimlerle birlikte çalışır. Halkı bilgilendirmek için yazılar yazar konuşmalar yapar.
Mehmet Akif, Osmanlı İmparatorluğu’nu çöküntüye götüren sebepleri biraz da insanlar arasında yaygınlaşmakta olan tembellik, yeis, ihtiras, tefrika gibi hislerde aramış, bu hissiyattan sıyrılıp ümit ve ittifak içerisinde birleşip tek vücut haline gelinmesini kurtuluş için elzem kabul etmişti. Halkı birlik olmaya Akif şu sözleri ile davet etmiştir:
“Sizin felaketiniz: Tarumar olan ‘vahdet’; Eğer yürekleriniz aynı hisle çarparsa; Eğer o his gibi tek bir de gayeniz varsa; Düşer yine kalkarsınız emin olunuz!; Demek ki birliği temin edince kurtuluruz. O halde vahdete hail ne varsa çiğneyiniz! Bu ayrılık da neden? Bir değil mi her şeyiniz?”
Mehmet Akif, üzüntüyü gidermek, halkı birliğe davet etmek ve orduya manevi destek vermek gibi konularda Beyazıt (2 Şubat 1913), Fatih (7 Şubat 1913), ve Süleymaniye (14 Şubat 1913) Camilerinde vaazlar verir, halka hitap eder.33 Fatih Camii’ndeki vaazında şöyle seslenir:
“Dökülen kanlar, yakılan canlar, pay-ı mal edilen ırzlar, ayaklar altına alınan namuslar, düşman ayağı ile çiğnenen yurtlar, sefaletlerin en müthişi içinde ölümü bekleyen dullar, yetimler, kadınlar o kadar çok, o kadar çok ki binde birini düşünecek biri için çıldırmamak kabil değil.”
Akif aynı vaazda bu duruma sebep olarak şunu ifade eder:
“Bilakis ayrı ayrı hareket ederek memleketin her tarafında fesatlar çıkardık. Hükümet, ordu bu fitneleri bastırmaktan yoruldu, bitap düştü. Onlar da beynimize bindiler. Müslümanlar böyle müteferrik mi yaşayacaktı? Hani müminler kardeşti?..Aleyhissalatu vesellem Efendimiz buyuruyor ki dünyadaki müslümanların hepsi bir vücudun azaları gibidir. Birisi acıdığında diğeri de acıyı duyacaktır.”
Balkan Savaşları esnasında, özellikle, Osmanlı İmparatorluğu’na isyan eden Müslümanları eleştirir Mehmet Akif. Yazılarıyla bir yandan halkı birlik olmaya davet ederken, muharip askerlerin de moralini düşünerek, onları şevke getirmek maksadıyla 1912 yılında “Cenk Marşı” adlı, İstiklal Marşı gibi 10 dörtlükten meydana gelen, bir marş yazar. Bu marş, Sebilürreşad dergisinde isimsiz olarak yayınlanır.
Osmanlı İmparatorluğu siyasi ve ekonomik gelişmeler ve yöneticilerin uyguladığı yanlış politikalar sonucu, henüz Balkan Savaşlarının yaraları sarılmamışken Birinci Dünya Savaşı’na dâhil olur. Osmanlı askerleri Galiçya’dan Kafkaslar’a, Çanakkale’den Sina’ya kadar pek çok cephede savaşmak zorunda kalır. Bu dönemde, pek çokları gibi Mehmet Akif ve Sebilürreşad çevreleri de ellerindeki yazım imkânları ile devlete savaşın kazanılması için destek olmaya çalışırlar.
Eşref Sencer Kuşçubaşı ve arkadaşları tarafından, II. Abdülhamit’e karşı, 1903-1907 yılları arasında kurulan bir komite olan Teşkilat-ı Mahsusa, 1914 yılında Enver Paşa tarafından Harbiye Nezaretine bağlanmıştı. Teşkilatın amacı tüm Müslümanları bir bayrak altında toplamak, Türkleri siyaseten bir arada tutan Pantürkizmin idealini gerçekleştirmekti. Teşkilat-ı Mahsusa, Balkan Savaşları esnasında pek çok operasyon yapmış ve propaganda faaliyetlerinde bulunmuştu.37 Mehmet Akif de pek çok vatansever gibi Teşkilat-ı Mahsusa’da görev alır.
Mehmet Akif, Teşkilat tarafından, İngiliz ve Fransızların sömürgelerinden topladıkları Müslüman askerlerine yaptıkları propagandaya karşı propaganda yapmak üzere, 1914 yılında Berlin’e gönderilir. Mehmet Akif’in gayesi, farkında olmadan Osmanlı ile savaşan bu Müslüman askerleri aydınlatmaktır. Berlin görevinden dönüşte verilen başka bir görevle, Mehmet Akif, 1915 yılının Mayıs ayında Arabistan’a gider. Teşkilatın bu seferki hedefi, Şerif Hüseyin İsyanına karşı, devlete bağlı olan kabilelerin desteğini sağlamaktır.40 Mehmet Akif ve Teşkilat-ı Mahsusa ekibi Arabistan yolunda iken mola verdikleri el Muazzam adlı İstasyon’da, aylardır hasretle beklenilen Çanakkale zaferinin haberini alırlar. Hakikatte, Mehmet Akif’in Çanakkale için ağlamadığı gün yoktur. Aynı gece, şair, el Muazzam İstasyonu’nda aldığı bu muazzam zafer haberini yeni nesillere aktarmadan canını almaması için şair Allah’a yalvarır. Mehmet Akif’in hissiyatını yol ve görev arkadaşı Eşref Kuşçubaşı şöyle ifade eder:
“Duası hıçkırıklarla kesiliyordu. Onu teskin etmek mümkün değildi zaten müdahale etmek de istemiyorduk. Bu bir ilham manzarası idi ve ben onu görebilmiş mutlu bir fani idim.”
Çanakkale’de milli tarihimizin belki de en önemli zaferi kazanılmıştı. Türk ordusu, Çanakkale’de, düşmanın teknik üstünlüğüne rağmen, cesareti ve iman gücü ile düşman filolarını durdurmuş, Boğazlar ve İstanbul’u kurtarmış, hatta Çarlık Rusyası’nın yıkılmasına sebep olmuştu. Mehmet Akif, bu zafer karşısında bir abide niteliğinde olan şiiri Çanakkale Şehitlerine’yi yazmıştı. Şiirinde “Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın..” diyerek halka, Mehmetçiğin büyüklüğünü ve zaferin önemini anlatmıştı.
Mehmet Akif, görev dönüşünde yeni kurulan, Şeyhülislamlığa bağlı, İslami İlimler Akademisi olarak kabul edilen Dar’ül Hikmet’il İslamiye Dairesi’nin başkâtipliği görevine atanır. Akif 1920 yılında, kuruluşun asli üyesi olur ve bu dairenin yayın organı olan Ceride-i İlmiyye’nin de idaresini üstlenir. Ancak, Birinci Dünya Savaşı’nda, yenilgi ile gelen ağır şartlar ve tüm yurtta başlayan düşman işgalleri nedeniyle, Mehmet Akif, davası uğruna yeniden yollara düşer.
Bu zihniyette olan Mehmet Akif, 1920 yılında Kuva-yı Milliye’nin Ege Bölgesindeki merkezlerini ziyaret eder. Balıkesir’de şehrin en büyük camisi olan Zağanos Camii’nde, halka, aradaki ayrılığın kalkması ve düşmana karşı birleşmeleri için etkili bir konuşma yapar. Akif’i dinleyen cemaat, caminin dışına taşmıştır ve onu gözyaşları ile dinler. Bu konuşmanın İstanbul’da yankılanan etkisi üzerine Akif, Damat Ferit Paşa tarafından Dar’ül Hikmet’il İslamiye Dairesi üyeliğinden ve oradaki görevinden uzaklaştırılır; memuriyetten azledilir.
Kongreler Dönemi sonunda alınan kararlar gereğince Milli Mücadele’yi tüm yurtta tek elden Heyet-i Temsiliyye yürütecektir. Heyet-i Temsiliyye Anadolu’da, yeni bir meclisin kurulması için çalışmalara başlar. Tüm yurtta milletvekilleri seçimleri yapılır. 28 Ocak 1920’de Misak-ı Milli kararları alınır ve bu kararların ardından Meclis-i Mebusan İngilizler tarafından 16 Mart 1920’de dağıtılır. İstanbul artık resmen işgal edilmiştir. 23 Nisan 1920 tarihinde İstanbul’dan kaçabilen milletvekillerinin ve seçimle gelen diğer vekillerin katılımı ile Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılır.
Anadolu’ya geçmeye karar veren Mehmet Akif’e, o günlerde Mustafa Kemal Paşa’dan, hareketin manevi cephesini güçlendireceği düşüncesi ile davet gelir. Davette Akif’ten Sebilürreşad Dergisi’ni Ankara’da yayınlaması istenir. Mehmet Akif de oğlu Emin Beyle birlikte, Ankara’ya gitmek üzere yola çıkar. Zorlu bir yolculuğun ardından 24 Nisan 1920 tarihinde Ankara’ya ulaşırlar.
Mustafa Kemal Paşa’nın da öngördüğü gibi, sevilen ve muteber bir müslüman aydının Milli Mücadeleye katılması, halk nezdinde, Milli Mücadele hareketinin, İttihat ve Terakki Partisi’nin yeni bir macerası olma ihtimalini gidermiş, hareketi güçlendirmiştir.48 Mehmet Akif’in Ankara’ya gelişi, pek çok kişi tarafından sevinçle karşılanmış, Hâkimiyet-i Milliye, Açıksöz gibi gazetelerde haber olarak verilmiştir. Açıksöz gazetesinin 2 Mayıs 1920 sayılı nüshasında şu ifadelere yer verilmiştir:
“Sebilürreşad Mecmua-i İslamiyesi Başmuharriri büyük İslam şairi Mehmet Akif Beyefendi’nin ahiren Ankara’ya vasıl olduğu, Ankara gazetelerinden okunmuştur. Zulme, hakarete, tahammül edemeyerek ailesini, refahını İstanbul’da terk ile Anadolu’ya firar eden bu vicdanlı şairin, Anadolu’nun ahvalini şiirlerinde terennüm etmesini temenni ederiz.”
Mehmet Akif, Ankara’ya gelişinin ardından, Burdur’da istifa eden bir milletvekilin yerine, Mustafa Kemal Paşa’nın isteği ile 5 Haziran 1920 tarihinde milletvekili seçilir. Aynı zamanda Biga’dan da vekil seçilen Mehmet Akif, 17 Temmuz 1920 tarihinde Meclis Başkanlığı’na Burdur Milletvekilliğini tercih ettiğini bildirmiştir.
Görev bilinci ile halkı aydınlatmak için vaazlar vermeye başlayan Mehmet Akif, Kuva-yı Milliye Hareketi’nin Anadolu’da tutunmasında, İstanbul Hükümeti’nin isteği üzerine işgalci kuvvetler lehine verilen fetvaların olumsuz tesirlerinin giderilmesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Akif, yazıları ve vaazlarıyla halka, Kuva-yı Milliye’nin İttihatçı olmadığını, Milli Mücadelenin İslam’a ve Halifeye karşı verilmediğini ve vatanı kaybedersek geri çekilecek toprağımızın kalmadığını anlatmıştır.
Balkan Savaşı esnasında kurulan Milli Müdafaa Heyeti’nin İrşat Heyeti’nde görev alan; yine Birinci Dünya Savaşı esnasında Teşkilat-ı Mahsusa’nın görevlisi olarak benzer faaliyetlerde bulunan Mehmet Akif’e, Encümen-i İrşat ve Heyet-i Nasiha‘da görev verilir. Heyetle birlikte ya da yalnız, Anadolu’da pek çok il’e giden şair halka Sevr Antlaşmasının hükümlerini anlatır, mevcut halin anlaşılmasını sağlamaya çalışır. Mehmet Akif’in halka yaptığı konuşmalar Sebilürreşad Dergisi’nde de yayınlanır, halka ve askerlere dağıtılır.
Mehmet Akif İrşat Heyeti ile birlikte ilk önce Konya’ya gider, şehirdeki isyanın bastırılması, halkın birlik olması için uğraşır. Arif Konya’daki görevinin ardından Çankırı’ya gider. Şehrin en büyük camisi olan Ulu Cami’de, halka neden kurtuluş mücadelesi verilmesi, köle olunmaması gerektiğini şöyle anlatır:
“Allah’a hamd-ü senalar olsun. Aylardan beri Cuma namazını kılmak fırsatını Çankırı’da buldum. İstanbul ve civarında kılamadım; zira o yörelerde kâfirlerin bayrağı dalgalanıyordu. O bayrağın altında kâfirin kölesi idik. Rabbü’l-âlemin Müslümanlara köleliği haram kılmıştır. Kölenin Cuma namazı kabul değildir. Hürriyetinizi kazanacak sonra cumaya koşacaksınız. Kâfirin bayrağı altında halifelik kuru sözden ibarettir. Halifelik İslam bayrağı altında olur…”
Mehmet Akif 15 Temmuz 1920’de Kastamonu’ya gider. Bu şehir ve civarında uzun süre kalır. Ailesinin de kalabileceği bir ev tutar; kışın zorlu şartlarına, yaşadığı maddi güçlüklere rağmen, gayretle irşat faaliyetlerinde bulunur. Bu ilde yayınlanan Açıksöz Gazetesinde yazılar yazar, şehrin camilerinde vaazlar verir. Şehrin merkezinde bulunan Nasrullah Camii’nde halka şu sözlerle seslenir:
“Bizi mahv için tertip edilen muahede-i sulhiye paçavrasını mücahitlerimiz şark tarafından yırtmaya başladılar. Şimdi beri taraftaki dindaşlarımıza düşen vazife Anadolu’muzun diğer cihetlerindeki düşmanları denize dökerek o murdar paçavrayı parçalamaktır.”
1921 yılında açılan milli marş yarışmasına, “para ödülü almamak” koşuluyla katılmayı kabul etti ve orduya ithaf ettiği şiiri, 12 Mart 1921 günü milli marş olarak kabul edildi. Ödül olarak verilen 500 lirayı Hilal-i Ahmer (Kızılay) bünyesinde, kadın ve çocuklara iş öğreten ve cepheye elbise diken Darü’l-Mesâi Vakfına (İş Evi) bağışladı.
1923 yılında Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gitti. 1929 - 1936 yılları arasında Kahire’deki “Câmiü’l-Mısriyye” Üniversitesi’nde, Türkçe öğretmenliği yaptı. 17 Haziran 1936’da İstanbul’a dönmeye karar verdi. 27 Aralık 1936 tarihinde hayatını kaybetti ve Edirnekapı Mezarlığı’na defnedildi.
Şairin Safahat genel adı altında toplanan şiirlerini içeren yedi kitabının ilk yayım tarihleri şöyledir:
Safahat (1911): 44 şiir, 3084 mısra.
Süleymaniye Kürsüsünde (1912): Bir şiir, 1002 mısra.
Hakkın Sesleri (1913): 10 şiir, 482 mısra.
Fatih Kürsüsünde (1914): Bir şiir, 1692 mısra.
Hatıralar (1917): 10 şiir, 1314 mısra.
Asım (1924): Bir şiir, 2292 mısra.
Gölgeler (1933): 41 şiir, 1374 mısra.
Kaynaklar
1) argem.kulturturizm.gov.tr/TR,12228/Mehmet-akif-ersoy-yili-etkinlikleri
3) Milli Mücadele’de Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşı / TBMM 2015 / 12 Mart 2015

Yorumlar